belirtileri
lahana hapı

Alzheimer hastalığı nedir, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

Alzheimer hastalığı nedir, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

Beyindeki sinir hücrelerinin dejenerasyonuna ve beyin dokusunun büzüşmesine neden olan bir durumdur. Beynin düşünce, bellek ve dili kontrol eden bölümlerini etkiler. Genellikle 60 yaşın üzerindeki kişilerde görülmesine karşın 40 yaşındakileri de etkileyebilir. Yaşlılarda demansın (zihinsel yetide azalma) en sık rastlanan nedenidir.

Çoğu kişi zaman zaman, anahtarlarını nereye koyduğunu unutabilir ya da bir hafta önce neler olduğunu hatırlamayabilir. Unutkanlık sıklaşır, giyinmek ya da evin yolunu bulmak gibi günlük işleri kapsarsa Alzheimer hastalığının (AH) belirtisi olabilir.
AH nin kesin nedeni hâlâ bilinmiyor. Araştırmacılar bu hastalığın, genetik etmenler, yaşlanma süreci ve çevreyle ilgili nedenlerin birlikte etki göstermesi sonucunda ortaya çıktığını düşünüyorlar. ABD de 4 milyon kişide AH bulunduğu belirtiliyor.
İki tip Alzheimer hastalığı bulunmaktadır. Birincisi, kalıtım yoluyla anne babanın birinden ya da her ikisinden geçen özgül gen mutasyonunun kişiyi hastalığa yatkın duruma getirdiği ailevi Alzheimer hastalığıdır. İkincisi ise hiçbir belirgin kalıtımsal kalıbın görülmediği sporadik Alzheimer hastalığıdır. Ailevi AH vakalarının çoğu erken başlangıçlıdır (genellikle 65 yaşın altındaki kişilerde görülür). Daha sık rastlanan geç başlangıçlı AH ise 65 yaşın üzerindeki kişilerde görülür.
Alzheimerli hastalar kendilerine bakamadıklarından, aile üyeleri önemli kararlar almak zorundadır. Bu hastaların ailelerine destek ve yardım sağlayan çeşitli kuruluşlar bulunuyor.

BELİRTİLER:
Unutkanlık ve dikkatini yoğunlaştıramama erken ortaya çıkan belirtilerdir. Hastalık geliştikçe, kişiler olayları hatırlamayabilir, zaman ve yer konusunda zihinleri karışır, doğru sözcüğü bulmada ve söylemede güçlük çeker ve basit günlük işlerini yapamazlar.

TEDAVİ:
Günümüzde, Alzheimer hastalığını önlemeye ya da iyileştirmeye yönelik bir tedavi yoktur. Bazı ilaçlar belleği bir dereceye kadar düzeltebilir, davranış sorunları gibi özgül bazı belirtilerin kontrol edilmesine ya da hastalığa bağlı kaygı (anksiyete) ya da depresyonun tedavisine yardımcı olabilir.

Jinvijit nedir, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

Jinvijit nedir, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

Dişetlerinin iltihaplanmasına; halk arasında dişeti iltihabı, tıp dilinde ise piyore veya paradontal hastalığı denir. Dişetleri çevresinde toplanan besinlerin orada mikroplanması sonucu ortaya çıkar. Dişetlerinin kenarları düz, parlak, kırmızı ve hafifçe şikin bir şekil alır. Fırça ile dokunulduğunda kanar. Tedavi için yapılacak ilk iş, diş temizliğine itina göstermektir..

Belirtileri

Hafif bir basınçtan sonra dişetlerinde aşırı kanama ve acı, Dişetlerinin üzerinde grimsi tabaka. Nekroza yol açıcı ülserli jinvijit ya da Vincent enfeksiyonu olarak da bilinen ülserli ağız iltihabı ağrılı bir jinjivit biçimidir. Genellikle genç yetişkinleri etkiler; hafif ya da şiddetli olabilir. Hastalığın siper ağzı adını almasının nedeni, I. Dünya Savaşı sırasında, kötü hijyen ve yetersiz beslenme koşulları altında siperlerde yaşayan askerlerde ortaya çıkmasıdır. Ülserli ağız iltihabı, en küçük bir başlangıçta ya da tahrişte aşırı kanamayla belirginleşir. Hastalık, normal olarak ağızda bulunan bakterilerin yol açtığı bir enfeksiyonun sonucudur. Bulaşıcı değildir. Hastalğın başlaması genellikle anidir. Dişler arasındaki dişeti çıkıntılarlı tahrip olarak, plak ve yemek artıkları toplayan kraterler oluştururlar. Bölge, grimsi çürümüş bir dişeti dokusuyla kaplıdır. İltihap ve enfeksiyon ağzın başka kısımlarınada yayılabilir.

Tedavi

Diş hekimi, diş etlerinizi yumuşak bir şekilde ve iyice temizleyerek tedaviye başlar. Ağzın tuz ya da peroksit solüsyonuyla yıkanması genellkle semptomların hafiflemesine yardımcı olur. Diş hekimi, rahatsızlığı azalkmak için bir ağrı kesici almanızı tavsiye edebilir. Ayrıca bol bol dinlenmelisiniz, dengeli bir diyet uygulamanız ve sigara ya da baharatlı yiyecekler gibi tahriş edici unsurlardan kaçınmanız öğütlenir. Aynı zamanda yüksek ateş söz konusuysa antebiyotik verilebilir.

Kuduz nedir, Patogenez nedir, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

Kuduz nedir, Patogenez nedir, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

Memeli hayvanlar ve insanlarda görülen, akut seyirli, şuur kaybı, huzursuzluk ve felçlerle karakterize, ölümle sonuçlanan viral bir hastalıktır.

Bu hastalıkta bulaşma mutlak surette ısırılma veya virüs taşıyan salya vs sıvıların açık bir yara ile teması sonucu olmaktadır.

Bulaşmadaki en önemli etkenler kokarcalar yarasalar ,kemiriciler,vahşi etoburlar ve başıboş kedi ve köpekler olarak sıralanabilir.

Hastalık üçe ayrılır :

1-Klasik Kuduz (Urban Kuduzu) – Kedi köpek kuduzu

2-Silvatik Kuduz (Salyalı) – Tilki, kurt, vahşi etobur kuduzu

3-Yarasa Kuduzu – Vampir yarasa kuduzu

Kuduz Virüsü :

-Myxovirüs grubunun bir üyesidir.

-Soğuğa karşı oldukça dayanıklıdır.

-0-8 C de 2 ay canlı kalabilir.

-Kuru toprakta 1 m derinlikte 5 hafta canlı kalır.

-Hayvan kadavralarında 90 gün yaşar.

-Normal şartlarda kurutulmuş otta 24 saat canlı kalır.

-Asit pH da (3-3.5) 30 dakikada ölür.

-56 C de 4-5 saatte 70 C de birkaç dakikada ölür.

Patogenez :

Virüs ısırık yarasından vücuda girdikten sonra o bölgede 3-4 günlük bir bekleme devresi geçirir.Bu dönem içinde çoğalmaya ve sinir uçlarıyla birleşmeye çalışır.Sinir uçlarına yerleştikten sonra sinirler boyunca ilerleyerek merkezi sinir sistemine ulaşır (centripedal ulaşım). Virüs daha sonra yine sinirler aracılığı ile tükürük bezlerine gelir (centrifugul ulaşım). Artık salyada da virüs vardır.

Virüsün sinirler boyunca yayılması sinir hücrelerinin myelin kılıfının dejenerasyonuna ve hastalığın çeşitli devrelerinde sinir dokusunun beyaz maddesinde bozukluklara yol açmaktadır.

Isırılan hayvan ve insanlarda hastalık belirtilerinin ortaya çıkma süresi; tükürükteki virüs miktarına ,ısırılma yerine,yaranın genişliğine,derinliğe ve ısırılan yerdeki sinir uçlarının zenginliğine göre değişmektedir.

Yüzeysel yaralanmalarda ve aşırı kanama durumlarında etken kanla birlikte dışarıya sürüklenebilir.Bu nedenle kuduz tilki kurt veya köpek tarafından oluşturulan ağır ısırık yaraları ve kuduz kedilerin derinlere kadar giden ısırık yaraları, yüzlek deri yaralarına oranla çok daha tehlikelidir.Sağlam deri, kuduz enfeksiyonlarına karşı iyi bir koruyucu dokudur.Ayrıca ısırılma yeri merkezi sinir sistemine ne kadar yakın olursa , hastalık o kadar erken ortaya çıkar.Hastalıkta kuluçka süresi gençlerde yaşlılara oranla daha kısa olmaktadır

KÖPEKTE KUDUZ

Hastalığın kuluçka süresi 10-180 gün olup iki şekilde karşımıza çıkar.

A)-KLASİK KUDUZ

1-Melankolik devre : 1-2 gün sürer.

Ruhsal davranış değişikliği vardır.İyi huylular huysuzlaşır,kötü huylular daha sokulgan hale gelir.Işıktan ve sesten irkilirler.Karanlık ve sakin bir yerde kalmak isterler.Havayı ısırma hareketi yaparlar,çok az su içebilirler ve salya vardır.

2-Saldırganlık devresi : 3-7 gün sürer

Gittikçe artan huzursuzluk ve sinirlilik vardır.Sese ve ışığa karşı tepki verir.Işığa bakamaz,gözlerde asimetri oluşur,her şeye saldırır.Yiyecek maddesi dışındaki şeyleri yemeye çalışır.Farenx ve larynx de felçler oluşur, sesi kalınlaşır.Kaslarda koordinasyon bozukluğu oluşur ve felç devresine girer.

3-Paralitik devre (Felç devresi) : 1-2 gün sürer.

Bitkinlik vardır.Alt çene kaslarında felç şekillenir ağzını kapatamaz ve salya vardır.Daha sonra agoni haline girer ve ölüm şekillenir.

B)-SAKİN KUDUZ

Klasik kuduzdan ayrıldığı en önemli nokta, devrelerin belirginleşmende çok çabuk geçmesidir.

SIĞIRLARDA KUDUZ

Kuluçka süresi 1-3 aydır.İştahsızlık,hafif tympani,kabızlık ve ıkınma vardır.Sese karşı reaksiyon gösterir,sütü azalır.İlk klinik belirtilerden 4-5 gün önce salya,süt,dışkı ve idrarda virüs bulunabilir.

1-Saldırgan form : Tüm sinirsel semptomlar vardır.

2-Sakin form : Felç belirtileri artar, yutma güçlüğü görülür ve salya vardır. Felç önce arka ayaklarda başlar. Köpek oturuşu yapar. İnleyerek agoni haline girer ve ölüm görülür.

KOYUN VE KEÇİ DE KUDUZ

Kuluçka süresi 15-30 gün olup, 100 güne kadar da çıkabilir. Genelde sürüde birkaç hayvanda birden görülür, hastalık bu tür de başlar ve bu tür de biter. Koyun keçiden, başka hayvana bulaştığı enderdir. Koyunlarda sexüel isteğin artması patognomiktir. Huzursuzluk,rastgele koşuşturma,odun vb gıda değeri olmayan şeyleri yeme görülür. Farenx felci, salya ve 2-8 günde ölüm meydana gelir.

KEDİ DE KUDUZ

Kuduzun yayılmasında ikinci derecede önemlidir. Kuluçka süresi 14-30 gündür. Önce bir köşeye siner,daha sonra saldırganlık başlar. İlk semptomların görülmesinden 2-4 gün sonra felç olur ve ölür.

Kuduz Belirtileri

Hayvanlarda başlangıç belirtileri olarak davranış değişiklikleri ve özellikle saldırganlık görülürken daha ileri safhalarda felçler, diğer beyin iltihabı bulguları ve ölüm görülür.
İnsanlarda ise başlangıç belirtileri genellikle çok tipik değildir iştahsızlık, kırgınlık, yorgunluk, ateş görülür. Hastaların yaklaşık % 50′ sinde ısırık bölgesinde ağrı ve duyu kaybı görülür ki kuduza özgü ilk belirti budur. Daha sonra huzursuzluk, aşırı korku hali, saldırganlık, uykusuzluk, psikiyatrik bozukluklar ve depresyon ve bunlara eşlik eden öksürük, boğaz ağrısı, titreme, karın ağrısı, bulantı-kusma, ishal görülebilir. Nörolojik semptomlar ise, hiperaktivite, oryantasyon bozukluğu, hayal görmeler, sara krizleri, tuhaf davranışlar, ense sertliği, hızlı ve sık nefes alıp verme, salya artımı ve felçler olarak ortaya çıkar. Hiperaktivite atakları karakteristik olarak 1-5 dakika süreyle ve aralıklı olarak meydana gelmekte ve kendisini saldırganlık, kendi kendine ve etrafındakilere vurma, koşma, ısırma şeklinde göstermektedir. Hiperaktif ataklar kendiliğinden ya da görsel ve işitsel bir uyarı sonucu ortaya çıkabilmektedir. Işık gibi görsel uyarıların hiperaktif atakları başlatabilmesi kişilerde fotofobi (ışıktan korkma) gelişmesine neden olmaktadır. Hastaların yaklaşık olarak yarısı ataklar döneminde su içmek istemekte ve su içme teşebbüsü sırasında boğaz kaslarının kasılması nedeniyle kişide tıkanma, boğulma hissi ortaya çıkmaktadır ve bu nedenle hastalarda hidrofobi (sudan korkma) gelişmektedir. Ataklar arasındaki dönemde hasta genellikle kendindedir ve bilinci yerindedir. Nörolojik belirtilerin gelişmesinden 4 -10 gün sonra koma hali gelişir ve koma halinin süresi saatler ya da aylar sürebilir ve sonunda hasta yaşamını kaybeder.

Aşı ile Aktif Bağışıklama

İnsanlarda kuduza karşı bağışıklamanın iki amacı vardır. Kuduz bulaşma riskine açık olan kişileri bulaşma olmadan korumak, kuduz virüsünün bulaştığı kişilerde, kuduz hastalığının daima ölümle sonuçlanan gelişimine engel olmak.

1. Bulaşma öncesi aşılama
HDCV ve Verorab gibi zararsız, hücre kökenli aşıların geliştirilmesinden sonra koruyucu aşılama çok önem kazanmıştır ve D.S.Ö tarafindan rutin olarak risk altında olan kişilere uygulanması önerilmektedir. Bulaşma öncesi aşılamanın önerildiği risk altındaki kişiler şunlardır;

*

Veteriner hekimler
*

Infeksiyon hastaliklari ile ilgili laboratuvar personeli
*

Kuduz vakalarına bakmakla görevli özel bölümlerde ve kornea nakli yapılan bölümlerde çalışan hastane personeli
*

Kuduza hassas evcil hayvanlar ile devamlı teması olanlar
*

Doğal bilimler ile uğraşanlar, orman işçileri, mezbaha ve hayvan derileri ile uğrasan personel, genellikle arazide çalışan personel, çok sık ava gidenler.
*

Endemik alanlara (özellikle Asya, Afrika ve Amerikada’ ki tropikal ve subtropikal ülkeler) sık seyahat eden kişiler.

Bulaşma öncesi aşılama uygulamasının üç önemli avantajı vardır.

*

Kuduz bir hayvan ile temas ya da ısırılma halinde büyük değer taşıyan temel bir bağışıklık sağlar ve sağlanan bu aktif bağışıklık nedeniyle ısırık ne kadar büyük olursa olsun ve ne kadar beyine yakın olursa olsun kuduz serumu uygulamasını gereksiz kılar.
*

Dünyanın bazı bölgelerinde aşının teminindeki gecikme süresince doğan riski azaltır.
*

Virüsle temas halinde uygulanması gereken aşı dozunu azaltarak, 5-6 doz yerine 1-2 doz uygulanmasını sağlar. Temas öncesi şemanın tamamlanmasından sonra 1 yıl içerisinde kuduz şüpheli temas oluşursa tek doz aşı yeterli olmakta, 5 yıla kadar uzayan bir sürede temas oluşursa 0 ve 3. günlerde 2 doz aşı yeterli olmaktadır. 5 yıldan daha sonra oluşan temasler içinse yeniden 5 dozluk şemayı uygulamak gerekmektedir.

Bulaşma öncesi aşılama uygulaması için Dünya Sağlık Örgütü’nün tavsiye ettiği aşılama şemasına göre 0., 7., 28. günlerde toplam üç doz aşı uygulanması yeterlidir.Kullanılacak aşıların mutlaka hücre kültürü aşıları olması (HDCV ve Verorab) gerekmektedir. Hayvan beyni kökenli aşılar bu uygulamada kullanılamaz. Burada hatırlanması gereken önemli bir nokta, bulaşma öncesi koruyucu aşı uygulamasının, kuduz virüsü ile temas halinde gerekli tedavi amaçlı aşı uygulamasına olan gereksinimi ortadan kaldırmadığıdır. Ancak bu uygulama, virusla temas halinde kuduz serumu uygulanması gereksinimini ortadan kaldırmakta ve uygulanacak aşı sayısını azaltmaktadır. Temas öncesi şemaya göre aşılanmış bir kişiye virüsle temas olasılığı halinde 0. ve 3. günlerde uygulanacak 2 doz rapel aşı yeterli olacaktır. Yapılacak bu iki doz rapel serum antikor titresini ilk bir hafta içinde 5 kat arttırmaktadır.

2. Bulaşma ( Temas ) sonrası aşılama
Temas sonrası uygulamada yara bakımı ve kuduz serumu uygulamasından sonra aşılamaya geçilmelidir. Aşılamada mutlaka bağışıklama gücü yüksek, uygulaması kolay ve en önemlisi nörolojik yan etkileri olmayan hücre kültürü aşıları kullanılmalıdır. Ülkemizde hücre kültürü aşısı olarak HDCV ve VERO (Verorab) bulunmaktadır. Her iki aşının da bağışıklama gücü ve yan etki açısından hiçbir farkı yoktur. Üretimlerinde aynı aşı suşu kullanıldığı için birbirlerinin yerine kullanılabilirler ya da zorunlu hallerde aşılamaya birisi ile başlayıp diğeri ile devam edilebilir.

Aşılama Şeması
D.S.Ö nün önerdiği bulaşma sonrası aşılama şemasına göre 0., 3., 7., 14., ve 28 günlerde 5 doz olmak üzere intramuskuler yoldan ve mutlaka deltoid adaleden bebeklerde ise uyluğun anterolateral kısmından yapılmalıdır. Aşı kesinlikle kalçadan uygulanmamalıdır. Bazı uzmanlar 90. günde de bir rapel doz önerebilmektedir. D.S.Ö aşılamaya başladıktan sonraki 10 gün içinde ısıran hayvanın gözlem altında tutulmasını, eğer hayvan sağ ise ya da öldürülerek laboratuvar tetkikleri ile kuduz olmadığı tesbit edilirse aşılamanın kesilebileceğini bildirmektedir. Ancak önemle belirttiği bir nokta da önerilerinin genel öneriler olduğu ve ülkelerin şartlarına göre değişiklikler yapılması gerektiğidir. Ülkemiz gibi kuduz hastalığının enzootik olduğu ve hala insan kuduzunun görüldüğü ülkelerdeaşılamanın kesilmemesi ve 5 dozluk şemanın mutlaka tamamlanması önerilmektedir. Çünkü, bu gibi ülkelerde kişinin bir kez daha virüsla temas etme olaşılığı çok yüksektir ve ikinci temasta gerek kuduz serumu gereksinimi olmaması gerekse 2 doz aşının yeterli olması nedeniyle kişinin tedavi süresi kısalacak, maliyeti azalacak ve kişi psikolojik olarak kuduza yakalanma korkusundan uzak kalacaktır.

Felç-İnme, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

Felç-İnme, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

Belirtiler

- Birkaç dakikadan birkaç saate kadar süre­bilen bir zaman boyunca görme, konuşma veya duyularda bozulma.

- Bir kol veya bacakta veya bir kolda ve bir bacakta genellikle aynı tarafta yüzle birlik­te olabilen veya olmayan ani zayıflık veya duyu kaybı.

- Akut olarak çift görme durumunun bozuk konuşma, baş dönmesi, koordinasyon bo­zukluğu veya yutma güçlüğünün başlama­sı.

Acil Belirtiler

- Yaralanmaya bağlı olmaksızın birdenbire bilinç kaybı

- Aniden kısmi veya tam felç veya yüzde, kolda veya bacakta uyuşukluk.

- Ani görme bozukluğu veya kaybı

- süratle konuşma bozukluğu başlaması.

- Aniden şiddetli başağrısı başlaması.

Felç, beyine giden kanda bir aksama mey­dana gelmesinden birkaç saniye veya birkaç dakika sonra meydana çıkan birçok bozuklu­ğun yaygın adıdır. Başlangıçtan sonraki bir iki gün içinde belirtiler ilerleyebilir veya dalgalı bir hareket gösterir, buna gelişme halinde felç de­nir. Artık daha fazla bozulma meydana çıkma­maya başladığı zaman durum tamamlanmış bir felç durumu olarak kabul edilir, sizin bir felçle karşı karşıya olabileceğinizi düşündüren tek uyarı sinyali geçici iskemik krizidir.Felcin tıbbi trimi serebrovasküler hastalıktır, bu terim hastalığın beyninizin (cerebrum Latince “beyin” demektir) kan damarlarında (Latince damar anlamında “Vara”dan geliyor) başladığını belirtmektedir. Felçlerin özellikleri yerlerine ve ne tip bozukluk meydana geldiği­ne göre belirlenir. En yaygın neden bir arter­den yetersiz kan gelmesidir (iskemi). Bu durum meydana geldiğinde, o arterin kan sağladığı si­nir dokusu fonksiyon yeteneğini süratle kay­beder ve ölebilir, ölü dokuya enfarkt denir. Is-kemiye yol açan en yaygın damar hastalığı ar-teriosklerozdur. Bu durumda bir arterin iç ta­bakasında yağlı bir katman oluşur ve trombo­sit oluşumu sonucunu verir. O zaman arterin trombosit tarafından daraltılmış olan bölgesin­de bir kan pıhtısı (trombus) oluşabilir ve akışı engeller. Bu tip iskemik felç serebral tromboz-dur. Bir diğer çeşit iskemik felç olan serebral emboli, başka yerde oluşan bir diğer trombosit parçası veya bir kan pıhtısı (embolüs) kanın içinde taşınırken bir yere yerleşip akışı engelle­diği zaman meydana gelebilir. Emboli bir diğer damardan veya kalpten ortaya çıkabilir.

Daha az yaygın bir felç tipi olan beyin ka­naması, bir arter beyine kan sızdırdığı ve böy­lece, sıkıştırma, yerinden oynama ve sinir hüc­resinin ölümüne yol açtığı zaman meydana ge­lir. Bir kanama felcinin başlangıçtaki etkisi sık­lıkla iskemik felcinkinden daha şiddetlidir, fakat uzun vadeli etkiler her iki durumda da ay­lıdır. Şiddetli bir başağrısının arkasından yuka-’ida tarif edilen belirtilerin gelmesi, iskemik ‘eleten ziyade kanama felci bakımından tipik-:ir.

Araknoid zarı ile beyin yüzeyi arasında ka-ıama meydana geldiği zaman araknoid altı ka-ıama ortaya çıkar. Kendiliğinden (spontane) ıraknoid altı kanaması en büyük sıklıkla bir mevrizma kesesinin patlamasından sonra or­aya çıkar. Bir anevrizma kesesi arter duvarın­la gelişen, balon gibi şişkinliği ve daralan boy-ıu olan bir kabarıklıktır. Anevrizma kanaması bazen beyin içi kanaması doğurur.

Atardamarlarla toplardamarlar arasında ka­illerin bulunması gereken yerlerde anormal an damarlarının birbirine dolaşması ile bir ar-îrovenöz malformasyon meydana gelir. Bu üyük, ince cidarlı damarlar genellikle arakno-I altı boşluğa kanama yaparlar. Arteriovenöz lalformasyonların ailelerde nesilden nesile geçtiğide zaman zaman görülür

Felç gelişmiş ülkelerde belli başlı ölüm nedenleri arasında üçüncü sırayı Her yıl yaklaşık 300.000 Amerikalı felçten rahatsız­lanır ve bunlardan dörtte biri ölür ve geri ka­lanların (sağ kalanların) yarısının uzun süren arızalan olur. Felcin meydana gelme ihtimali insan yaşlandıkça artmaktadır ve 35 yaşından sonra her on yılda bir tehlike ikiye katlanmak­tadır. 65 yaşından büyük olan nüfusun yüzde 5′i felç geçirmiştir.

Felçle bağlantılı olan birçok risk faktörü vardır. Bütün felçlerin yüzde 70′inin yüksek tansiyonlu kişilerde meydana geldiği hesaplan­mıştır. Kalp kapağı hastalığı veya yeni geçiril­miş bir kalp krizi felç ihtimalini artırır, çünkü kalpten gelen kan pıhtıları büyük arterlerden beyne gidebilir. Sigara içmek şeker hastalığı ve kanda kolesterolün yüksek olmasının da yat­kınlık yarattığı düşünülmektedir. Genç kadın­larda risk çok düşük olmasına rağmen doğum kontrol hapı kullanmakta olanlarda da ihtimal hafifçe artmış olur. Sigara içen kadınlar için ih­timal büyük ölçüde artar. Erkeklerde risk ka­dınlardan daha fazladır.

Felcin Ciddiyet Derecesi Nedir?

Felç, çok ciddi bir hastalıktır. Derhal bir doktorun ilgilenmesi gerekir.

Herhangi bir çeşit felçten sonra, felcin ta­mamlanmasından sonra bir ölü sinir dokusu alanı (enfarkt) kalabilir. İyileşme, diğer sinir do­kularının, o alanının fonksiyonunu üstlenebilip üstlenemeyeceğine bağlıdır. Bir seri felç (multi enfarkt) demansa (bunamaya) yol açabilir.

Beyin ve sinir sistemin beslenme yetersizliği sonucu ortaya çıkar. Sinir hücrelerinin oksijensizliğe ve kan şekeri düşmesine tahammülü birkaç dakika ile sınırlıdır. Herhangi bir sebeple (genellikle beyne kan taşıyan damarların tıkanması, daralması) aksaması durumunda saniyeler içinde konuşma, görme, anlama bozulabilir ve vücudun bir yarısında kuvvet azalması veya tamamen fonksiyon kaybı olabilir.

Bu kayıp yine saatler içinde kısa sürede geçiyorsa geçici felçten bahsedilir.

Hastalıkta (bazen felç gelmeden önce) haberci uyarıcı bulgular şunlardır:
1-Vücudun bir tarafında görülen gelip geçici uyuşma.
2-Kısa süreli baş ağrısı nöbetleri.
3-Konuşmanın bozulması veya durması.
4-Görmede geçici ani kayıplar.
5-Dengesizlik vs

Hastalığın ana sebebi beyin ve hücrelerini sulayan beyin damarlarındaki tıkanmalardır. Daha nadir olarak beyin kanaması, beyin ve zarının iltihapları anılabilir.

Damar tıkanmasının sebepleri ise: Bünyenin yaslanması, damarların sertleşmesi , kan yağlarının fazlalığı , kandaki kırmızı hücrelerin (eritrosit) çokluğu , tansiyonun yüksek seyretmesi , sigara , alkol , uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklar , kalp ve damar hastalıklarına irsi yatkınlık , şeker hastalığı , böbrek rahatsızlığı , aşırı stres , dengesiz beslenme , düzensiz yaşama vs

Felçte Ne Yapılmalıdır?
1-Hasta apar topar hareket ettirilmemelidir.
2-Gereksiz panikle hastaya zarar verilmemeli,
3-En yakın sağlık merkezine götürülerek erken müdahale edilmelidir.
4-Bazı felçler yapılan tedavi ile zaman içinde geçer. Hem de iz bırakmadan.
5-Felcin geçmemesi durumunda ise gereksiz ümitlerle hasta hekim hekim dolaştırılmamalıdır.
6-Tıp dışı bazı ters uygulamalara fırsat verilmemelidir.
7-Hastanın takip ve tedavisini üstlenen hekimle diyalog koparılmamalıdır.
8-Takip süreci uzun olacağı bilinerek tedbirler düzenlenmelidir.
9-Hastalığın ilk haftalarından itibaren bıkmadan, usanmadan doktor tavsiyesine uygun fizyoterapi (masaj ve egzersiz) uygulanmalıdır.
10-Hastanın hareketlenmesi, iyileşmeye motivasyonu, yatakta döndürülmesi (yaralar oluşmaması için) , beslenme düzeni, psikolojik ve moral durumu, hasta yakınlarının ilgi ve desteği tedavide kullanılacak ilaç ve metotlardan çok daha faydalı olduğu bilinmelidir.
11-Tedavide kullanılan ilaçların temel amacı felcin tekrarlama ihtimaline karşı bünyeyi korumaktır.
12-Tansiyonu ayarlamak, kan yağlarını düşürmek, moral ve destek tedavileri önemlidir.
13-Ağır olup da yatalak kalan hastaların hayatla ilgilerinin kopmamasına dikkat edilmelidir.
14-Çökkün (depresif) düşünceleri gelişmesi durumunda tedavi edilmelidir.

Bilmek İstedikleriniz Felçle İlgili Sorular Cevaplar

Felç aynı zamanda beyin enfarktüsü olarak bilinir. Bunun sebebi nedir?
Tıpkı kalp enfarktüsünde bir kan damlasının kalbe giden damarı tıkaması gibi, felç geçirirken de beyindeki atardamar kandaki pıhtılaşmadan dolayı tıkanır. Damarın tıkanmasıyla, damarın gerisinde bulunan beynin çeşitli bölgelerine oksijen akışı engellenir. Bunu sonucunda o bölgedeki beyin ve sinir hücreleri kısa bir süre içerisinde ölür.
Felç geçirmek sadece yaşlı insanlara mahsus bir tehlike mi?
Hayır. İlerleyen yaşla birlikte risk de yükseliyor belki ama felç olaylarında yaş ortalaması gün geçtikçe düşüyor. Çocuklar bile risk altında.
Felç belirtileri nelerdir?
Aniden meydana gelen tek taraflı bir felç veya vücudun bir kısmının duyarsızlaşması. Bununla beraber görme ve konuşma bozuklukları, baş dönmesi ve şiddetli baş ağrısı da ilk belirtiler arasında.
İlk belirtilerde hastanın hemen tedavi olması neden bu kadar önemli?
Bu durumda her geçen saniye altın değerinde. Beyindeki kanama ne kadar uzun sürerse, kişide kalıcı hasarlar yaratması veya ölümle sonuçlanması o kadar yüksek bir ihtimal taşır. Bu yüzden ilk belirtiler gözlemlendiğinde hemen bir doktor çağırmak çok önemlidir.
Doktor müdahalesinde ne yapılır?
Yapılan müdahalede ilk olarak hasarlı olan damar tomografi cihazıyla tespit edilir. Buna bağlı olarak hangi hücrelerin kurtarılabileceği saptanır. Yaklaşık olarak üç saat içerisinde tıkanmış bir damarı çeşitli ilaçların yardımıyla temizlemek mümkün.

Lazer terapisinin kullanıldığı doğru mu?
Bazı kliniklerde bazı hastalarda şahdamarını lazerle açmak için deneme çalışmaları yapıldı. Bunlardan başarı elde edilmiş olsa bile bu metod henüz uygulanmıyor ve test aşamasında.
Tıkanmış damarları açmak için genetik bir ilaç var mı?
Evet. Genetik teknoloji sayesinde elde edilen ve rt-PA şeklinde tanımlanan genetik ilaçlar kullanılıyor. Bu ilaç, vücudun bir enzim salgılamasına ve bu enzim sayesinde damardaki tıkanıklıkların giderilmesine yol açıyor. Fakat bu ilacın enfarktüs geçirildikten üç saat sonra alınabiliyor. Bir yan etki ise kanamaların oluşabilmesi. Bu yüzden bu ilaç her hasta için uygun değil.
Felç geçirdikten sonra ne gibi yan etkiler oluşabilir?
Felç geçiren hastalarda genellikle sonradan konuşma ve görme bozuklukların yanı sıra sersemlik gibi yan etkiler oluşabiliyor. Bazı hastalarda bu şikayetler bir süre sonra sona ererken bazılarındaysa geçmiyor.
Felçin ciddiyeti neye göre değişiyor?
Bu enfarktüsün ne kadar hasar verdiğine bağlı. Ayrıca tedaviye ne kadar çabuk başlanıldığı önemli.

Ölen beyin hücrelerine ne oluyor?
Beyin hücrelerinin işleyiş tarzı o kadar ilginç ki. Şöyle ki, beyinde ölen hücrelerin işlevini etrafındaki hücreler üstleniyor. Fakat bunun gerçekleşebilmesi için bu hücrelerin bir an önce yeni ek görevlerine alıştırılmaları gerekiyor. Bunun için erken terapi önemli.
Damar tıkanıklığı felç geçirmenin tek nedeni mi?
Hayır. Bir beyin kanaması sonucunda da felç geçirilebilirsiniz. Kanama ile damarda meydana gelen basınç ile damarın yapısı bozuluyor ve işlevini yerine getiremiyor. Kanamanın ise mutlaka durdurulması gerekir.
Damar tıkanıklığı nasıl oluşur?
Damar tıkanıklığının sebebi genelde yüksek kan basıncı ve sağlıksız bir yaşamdır. Özellikle de damarlarda oluşan kireçlenme beyin felcinin en büyük sebebi. Sağlıklı beslenme bol sebze ve meyve, az kırmızı et ve yağ ile felç olma riskinizi bir hayli düşürebilirsiniz. Günde içeceğiniz bir kadeh şarap damarlarınızı kireçlenmeye karşı koruyacaktır. Daha fazlası ise sağlığa zarar verecektir

Beyin kanaması nasıl oluşur?
Bazen, beynin yapısında doğuştan gelen bir bozukluk nedeniyle bir kanama meydana gelebilir. Ayrıca kan basıncı da damarın yırtılmasına sebep olabilir. Fakat asıl risk, damarın içinde meydana gelen tortulanmadan dolayı damar içi alanın daralmasıyla oluşur.
Bazı ilaçların felç geçirme riskini yükselttiği doğru mu?
Amerikalı bilim adamları ephedrin maddesinin felç riskini çoğalttığını ortaya çıkardı. Bitkisel maddelerden elde edilen ephedrin genelde öksürük ve soğuk algınlığı ilaçlarının içeriğinde bulunuyor. Ephedrin maddesinin aynı zamanda iştah kapatma gibi bir özelliği daha olduğundan, özellikle diyabet ilaçlarında yüksek miktarlarda kullanılıyor.
İkinci bir felç geçirme ihtimali yüksek midir?
İstatistiklere göre hastaların %10 - %15inin bir sene sonra tekrar felç geçiriyorlar. Bunu engellemek için aspirin gibi kanı sulandıran ilaçların kullanılması gerekiyor. Bu tedavi yöntemi kanda oluşan pıhtılaşmayı ve damarların tıkanmasını önlüyor

Kan basıncınızın yükselmesini nasıl önleyebilirsiniz?
Yüksek kan basıncı her zaman felç geçirme riskini çoğaltır. Her gün düzenli olarak kan basıncınızı ölçün veya bir doktora veya eczaneye ölçtürün. Yüksek kan basıncına karşı birkaç öneri: 1. Yoga veya çeşitli meditasyon yöntemlerini kullanarak stresi üzerinizden atın.
2. Kanda bulunan yüksek yağ seviyesi, damarların daralmasına bu da kan basıncının yükselmesine neden olur. Kandaki kolesterol seviyesi mutlaka 130′un altında olmalı. Kolesterini düşük bir beslenme tek başına yeterli olmuyorsa, kandaki yağ seviyesini düşüren ilaçlar yardımcı olabilir.
3. Sigarayı bırakın çünkü nikotin damarların daralmasına neden oluyor.
Hangi durumlarda kalıcı bozukluklar oluşur?
Genellikle beyindeki bir şahdamarın tıkanmasından dolayı kişi felç geçirir. Tıkanan damarın gerekli bölgelere kan iletememesi durumunda o bölgelerde hasar meydana gelir. Beyinde hasarın meydana geldiği bölgeye göre kişi bölgesel felçler yaşayabilir. Mesela bir kolunu, bacağını veya vücudunun yarısını kullanamaz. Bunun sebebi ise kasların beyinden herhangi bir sinyal alamamasıdır. Refleksler tamamen yok olmasa da kasları kullanmak mümkün değildir. Felç geçirildiğinde genellikle beynin konuşmayı etkileyen bölümünde hasar meydana gelir ve kişide konuşma bozuklukları oluşur. Bu durumda hasta konuşmayı tekrar öğrenmek durumunda kalır

Sara-Epilepsi nedir, belirtileri nelerdir, nasıl tedavi olunur?

Sara-Epilepsi nedir, belirtileri nelerdir, nasıl tedavi olunur?

Epilepsi bir kişinin tekrar tekrar epileptik nöbetler geçirmesi ile niteli bir klinik durum yada sendromdur. Epileptik nöbet beyinde zaman zaman ortaya çıkan anormal elektriksel boşalımların sonucu olarak görülen geçici nörolojik disfonksiyon dönemidir. Bir çeşidi dışında (status epileptikus) nöbetler kısa sürelidirve genellikle saniyeler veya dakikalarca sürer. Konvilziyon terimi nöbet sırasında şiddetli kasılmalar olduğunu anlatmak için kullanılır. Fakat kasılmaların eşlik etmediği bir çok nöbet çeşidi de vardır. Epileptik nöbetlerde bilinç değişikliği olabilir veya olmayabilir. Yani kişi sonradan geçirdiği nöbeti hatırlayabilir veya hatırlamaz.

Genel nüfusun yaklaşık %2-5’inin ömürleri boyunca en az bir epileptik nöbet geçirdiği bilinmektedir. Ancak 1000 kişiden 4-12’si kronik veya aktif epilepsisi olduğu ileri sürülür. Nöbetlerin durma şansı epilepsinin erken evrelerinde daha yüksektir. Tam bir iyileşmeden sonra tekrarlama riski azdır. Uzun süredir devam eden epileptik nöbetlerde iyileşme olasılığı daha azdır. Epilepsinin yarıya yakını ilk 4-5 yaş içinde başlamaktadır.

Epilepsi nedenlerine gelince üç ana başlıkta incelemek mümkün;

1- Kalıtımsal etmenler: Kendiliğinden ortaya çıkan epilepsileri altında genelde kalıtımsal etmenler ortaya çıkmaktadır. Çocukluk çağında ortaya çıkan epilepsilerde genetik açıdan kromozonlarda değişiklik olduğu kanıtlanmıştır. Epileptiklerin ailelerinde epilepsi veya epileptik nöbet öyküsüne sıkça rastlanır.

2- Beyin patolojileri: Doğum travması, beyin içi kanama, beynin oksijensiz kalması, beyinin infeksiyonları, metabolik bozukluklar yeni doğanda epileptik nöbetlere neden olabilir. Kafa travması, beyin damarları hastalıkları, beyin içinde oluşan kitleler v.b. erişkinlerde epileptik nöbetlere neden olabilir.

3- Sistemik patolojik süreçler: Sistemik hastalıklar metabolik ve toksik etmenler epileptik nöbetlere neden olabilir, fakat oluşan nöbetler neden olan etmen ortadan kaldığında kendiliğinden durur. Fakat bu etmenlar beyinde kalıcı hasara yol açarsa nöbetler temen ortadan kalkmasına rağmen devam eder. Bazı ilaçlarında duyarlı kişilerde epileptik nöbetlere yol açtığı bilinmektedir.

Epileptik nöbetler yapılan tetkikler sonucu beynin kaynaklandığı bölgesi dikkate alınarak parsiyel ve jeneralize diye ikiye ayrılır. Bazı nöbetler bebeklik döneminde oluştundan bunlar sınıflandırılamaz.

A-Parsiyel Epileptik Nöbetler:
Basit Parsiyel Nöbetler:
Bu nöbetlerde hasta nöbet geçirirken tek bir bulgusu vardır vücudun belirli bir bölgesini tutar. Örneğin bir ayakta yada kolda kasılmalar nitelikli epilepsi türüne basit parsiyel motor nöbetler denir. Bu türde nöbet başladığı yerde kalabildiği gibi belirli bir düzene göre ilerleyerek vücudun yarısını tutabilir. Örneğin elde başlayan konvülziyonlar sırasıyla ön kola, üst kola, yüze ve dile, sonrada alt ekstremitelere yayılabilir. Eğer vücudun diğer yarısına geçerse bilinç bozulabilir. Nöbet durduktan sonra kasılmaların geliştiği tarafta kuvvetsizlik olabilir. Bunun dışında basit duyusal nöbetler gelişebilir bu türde bir ekstremitede, genellikle elde ve parmaklarda uyuşma-karıncalanma, yanma ve nadiren ağrı gibi kısa süren belirtiler oluşabilir. Bu belirtiler lokal olabileceği gibi vücudun bir yarısını sarabilir. Deri yüzeyinde renk değişiklikleri (kızarma-solma), sesler duyulması, kan basıncı değişiklikleri, sadece bilinç bulanıklığının eşlik ettiği bir çok çeşit parsiyel epileptik nöbetler oluşabilir.

Kompleks Parsiyel Nöbetler:
yukarıda sözü edilen nöbetlere bilinç bozukluğu eşlik ettiğinde kompleks parsiyel nöbetler teriminin kullanılması önerilir. Duyusal nöbetlerde parsiyel epileptik nöbetlerden farklı olarak hissedilenler basit ışık çakması veya şekilsiz bir görüntü yerine hastanın geçmiş yaşamından bir sahne, görüntüleri, sesleri, kokuları, lezzetleri, duygularıyla tekrar yaşanır. Fakat hastalar hissettiklerin şeylerin gerçekle bağdaşmadığının bilincindedirler.

B-Jeneralize Epileptik Nöbetler:

Jeneralize epileptik nöbetleri birkaç başlık altında toplamak mümkün. Petit mal dediğimiz ve ani bilinç kaybı ile birlikte konuşma yürüme, yeme gibi motor aktivitelerin kesilmesiyle niteli şekli en sık görülenidir. Nöbet sırasında vücut pozisyonu korunur ve hasta yere düşmez, gözler bakakalmış gibidir, iletişim kuramaz ve hasta etrafının farkında değildir. Ani iletişim bozukluğu, tek bir kasta veya kas grubunda ani, kısa süreli kasılmalar v.b. şekillerde ortaya çıkabilir. Hastada bilinç kaybı oluşur.

Epilepsinin acil müdahale gerektiren epileptik nöbetlerin aralarında normal dönem olmadan, ardarda birbirlerini izlemesi şeklinde ortaya çıkabilir. Normal koşullarda epilepsi tanımına uygun olarak, ilk epileptik nöbeti izleyen bir yıl içinde en az bir nöbet daha geçiren hastalara antiepileptik tedavi başlanır. Kullanılacak ilaç nöbet tipine göre seçilir. Tedavide bazen tek ilaç kullanımı yeterli gelmediğinde çoklu ilaç kullanımı uygulanabilir. Tedavide ilacın kullanımından çok bu ilacın kan seviyesi tedavide önemlidir. Bazı ilaçların yeterli kan seviyesine ulaşması 14-30 gün alabilir. Tedavide asıl amaç nöbetlerin durdurulmasıdır ve verilen ilaç tedavisi ile yüksek oranda nöbetler durdurulmaktadır. Nöbetleri tam olarak durdurulmuş hastalarda tedaviye aynı ilaç ile ortalama 3-5 yıl devam edilebilir. Bu nedenle doktor tavsiyesi olmadan kullanılan ilaç kesilmemelidir. Bu sürenin sonunda ilaç kesildikten sonra tekrar nöbet geçirme riski %25 kadardır. İlaç kullanmaya başladıktan sonra ilk haftalarda ilaca bağlı vücutta bazı tepkiler görülebilir. Tedavinin başlangıcında deri döküntüleri olabileceği akılda tutulmalıdır. Tedavinin ilk bir ayı içinde birkaç kez tam kan sayımı ve karaciğer fonksiyon testlerinin kontrolü için doktora başvurulmalıdır. Tedavinin en uygun ilaç ile uygun dozda, sürede yapılması hastalığın tedavisinde çok önemlidir. Bu nedenle tedavinin her aşaması uzman hekim tarafından takip edilmelidir.

Migren nedir, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

Migren nedir, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

Migren dünyada bilinen en eski hastalıklardan biridir. Mısır’da Firavunlar döneminden papirus kalıntılarında baş ağrısı tedavi çizimlerine rastlanmıştır. Hastalık için “yarım baş ağrısı” anlamına gelen latince söylemin değişimiyle MIGREN adı yerleşmiştir. Ülkemizde de yaygın olarak halk tarafından bilinmektedir. ” Migren herhalde “, ” Migrenim tuttu ” laflarını her insan duymuştur.

Migren, gelip geçici baş ağrısı ile kendini gösteren bir hastalıktır. Baş ağrısı en uzun bir gün sürer. Çoğunlukla 3 - 5 saat devam eder. Ağrının şiddeti kişiden kişiye değişir. Ayni kişide de her ağrı ayni şiddette değildir. Ağrı şiddetli olduğunda bulantı ve kusma ağrıya katılır. Kusmadan sonra ağrıda bir azalma olması migrene ait bir özelliktir. Ağrı genellikle başın bir yarısında başlar ve her tarafına yayılır. Kusmadan sonra ağrı azalmadan sürüyorsa ve başın tek tarafından başlayan ağrı, her ağrı geldiğinde ısrarla aynı tarafta ve yer değiştirmiyorsa bir hekime danışmak gerekir.

Hekim migrene ait olduğu düşünülen ağrının başka bir nedeni olabileceğini araştıracaktır.

Baş ağrısı sırasında hastalar parlak ışık ve sesten rahatsızlık duyarlar. Loş ve sessiz bir ortamda yatmak isterler. Ağrı geçtiğinde çoğunlukla uyurlar. Bunu da ” ağrım uyuyunca geçiyor.” diye aktarırlar.

Migren kadınlarda daha çok görülür. Adet öncesi, adet ve adet sonrası dönemlerde yoğunluk gösterdiği bilinmektedir. Yalnız bu dönemlerde ortaya çıkan tipleri de vardır. Her yaşta başlayabilir. Bebeklerde görülen
periyodik kusmaların bile migrenle ilgili olduğu düşünülmektedir. Migren hastası olan kadınların ağrıları menopozdan sonra çok hafifler ya da kaybolur.
Migren ataklarının sıklığı değişkendir. Haftada ikiden çok baş ağrısı söz konusu ise hastanın ağrı gelmesini önleyen tedavi için bir nöroloji doktoruna başvurması önerilir. Migren hastalarının ailelerinde mutlaka migreni olan bir kişi vardır. Hastalar bunu çoğunlukla kabul etmezler illa kendilerindeki ağrıya tıpatıp benzer bir ağrı olmadığını savunurlar. Oysa migren ağrısı kişiden kişiye, şiddeti ve sıklığıyla farklıdır. Migren ailevi geçişli bir hastalıktır.
Bazı yiyecekler ve bazı durumlar baş ağrısını davet edebilirler. Uykusuzluk, açlık, mayalı içkiler, eskitilmiş peynirler, kabuklu deniz mahsulleri, konserve yiyecekler ve kuru yemişler ağrıyı tetikleyebilir. Bazı migren hastaları ağrının geleceğini önceden anlarlar. Çoğunluk hastada bu hafif bir ağrı ve durgunluk hissi olarak kendini gösterir. Bazı hastalarda bu öncü belirtiler, parlak ışık çakmaları, yarım görme, bulanık görme şeklindedir.Ağrı bunları izler. Bunlara ” öncü belirtili migren ” ( Auralı Migren ) diyoruz. Çok nadir hastada da bir beden yarısında güçsüzlük ya da gözde kapanına ve çift görme ile giden migren tipleri de görülür. Bu tipler de ” eşliğinde bozukluk gösteren ” ( komplike ) migren olarak adlandırılır.
Migren iyi huylu bir hastalıktır. Sakatlığa neden olmaz. Ancak iş günü kaybına neden olduğu ve çok kişide görüldüğü için ciddiye alınan bir hastalıktır. Ağrıdan sonra hasta sanki ağrıyı çeken o değilmişçesine sağlıklı ve iyidir. Hastalar ağrıyı hisseder hissetmez alırlarsa ağrı kesici ilaçlarla rahatlarlar. Ağrı çok sık geliyorsa sorumlu migrenden ziyade sık kullanılan ağrı kesici ilaçlardır. Migren hastalarında günlük gerilim baş ağrıları görülmesi de olağandır ve hastalar migren ağrısını diğer baş ağrısından ayırt etmeyi öğrenmelidirler.

Migren Ağrıları

Belirtiler

- Bazen mide bulantısı ve kusma ile karışık yoğun başağrısı.

- Görme alanınız içinde parlak,

mektedir. Ancak baştaki kan damarlarının kat­kısı olduğuna dair belirtiler vardır. Migren ağrı­sı, genellikle sabah erken saatlerde veya gün içinde başın bir yanında yoğun bir ağrı ile baş­lar ve dah asonra diğer yana da yayılabilir. Tek bir yandan ya da tüm başta başlayan ağrı bir­kaç dakika ilâ bir-iki saat arasında ciddi doruk­lara ulaşır ve tedavi edilmezse saatlerce, hatta iki güne kadar sürebilir. Krizlerin geliş sıklığı her günden birkaç ayda bire kadar değişebilir. Bu krizler mide bulantısı ve/veya kusma ile birlikte de gelebilir. Migrenin klinik olarak çe­şitli seyir şekilleri vardın Klasik migren (”auralı”) basit migren (”aurasız”) ve karmaşık migren. Klasik migren tipinde, başağrısından.-öfice uya­rıcı belirtiler vardır. Başağrısı başlamadan saat­ler önce kendinizi enerji dolu, susamış, tatlıya karşı müthiş iştahlı, uykulu, tedirgin veya dep-resif hissedebilirsiniz. Ağrı başlamada^ yaklaşık 20 dakika önce palak ışık, zikzak çizgiler, yavaş yavaş yayılan kör noktalar görmek, baş dön­mesi veya vücudun bir yanında uyuşukluk his­setmek gibi nörolojik belirtiler başgösterir. Ba-şağrısından önce ortaya çıkan belirtilere aura denir. Basit migrenin tipik uyarıcı belirtileri yoktur. Birkaç dakika veya daha uzun bir süre içinde tüm yoğunluğuyla ortaya çıkar. Karma­şık (komplike) migren, başağnsından daha da uzun sürebilecek uzatmalı nörolojik belirtilere bağlıdır. Bunlar yüzde, bir el ya da bir bacakta başgösteren uyuşukluk hissi-, dudaklarda uyu­şukluk, konuşma ve yazma zorlukları gibi be­lirtilerdir. Çok nadir olarak bu belirtiler, belki de beyinde oluşan bir enfarktüsten dolayı, kalıcı olabilir. Migrenin daha az görülen tipleri arasın­da ailevi hemiplejik migren vücudun bir yanı paralize olur ve hastanın ailesinden mutlaka bir yakının aynı sorunu vardır) başağrısız mig­ren (genlelde yaşlı kişilerde görülür), oftalmop-lejik migren (gözlerin paralize olması ile bariz-leşen migren), status migrenus (72 saatten faz­la süren migren) ve migrenli enfarktüs aura belirtilerinden bir veya daha fazlasının 21 gün­den uzun sürmesi) sayılabilir. Migrenler çocuk­luk, ergenlik ya da genç erişkinlik çağlarında başlayıp, genellikle yaş ilerledikçe sıklık ve yo­ğunluk açısından giderek azalma gösterir. Bu rahatsızlık oldukça yaygın ve basit bir bozuk­luktur. Kadınlarda erkeklere oranla 3 kat daha fazla görülür. Migren ayrıca adet öncesi gerili­minden de kaynaklanabilir. Gebelik sırasında krizlerde bir gerileme eğilimi vardır.

Hastalara Verilebilecek Öğütler
Migren tanısını mutlaka doktor koymalıdır. Yakınlarınızın söylemesi ile migren hastası olduğunuza inanmayın.
Haftada iki kereden fazla baş ağrısı için ilaç kullanmayın. Ağrı kesicilerin sorunsuz kullanımı ile kimi ilaç böbreğinizi kimisi de karaciğerinizi tedavisi olanaksız şekilde hastalandırabilir.
Içinde ” ergotamin ” olan ilaçları ayda bir kereden daha çok ( doktor vermiş olsa bile ) kullanmayın.
Her zamankinden farklı baş ağrısı hissederseniz mutlaka bir nöroloji kliniğine başvurun

Alzheimer-Bunama nedir, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

Alzheimer-Bunama nedir, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

TANIMLAMA:

Alzheimer hastalığı, yaşlılıkla beraber ortaya çıkan ve başta unutkanlık olmak üzere çeşitli zihinsel ve davranışsal bozukluklara yol açan ilerleyici bir beyin hastalığıdır.

Beynin belli bölgelerinde, bilinmeyen bir nedenle birtakım proteinler birikir. Bu da beyindeki haberleşmeyi sağlayan sinir hücrelerinin hasar görmesine yol açar.Tanısı ön planda öykü almaya dayanmaktadır. Demans sebepleri arasında birinci sırada gelir.Bellek ve bilişsel işlevlerde günlük yaşam aktivitelerini kısıtlayacak derecede kronik ve ilerleyici kayıpla karakterizedir. Yaşamın orta ve ileri evrelerinde ortaya çıkar ve 50 yaş altında görülmesi pek nadirdir. Alzheimer hastalığı’nın görülme sıklığı yaşla birlikte artar, 65 yaşında gözülme sıklığı yüzde 5’lerdeyken, 60 yaş üstünde yüzde 30’a çıkar.

BELİRTİ VE BULGULAR:

Alzheimer hastalığının ilk belirtisi genellikle unutkanlıktır. Yakın zamana ait bilgileri hatırlama ya da yeni bilgiler öğrenme güçlüğü görülür. Ayrıca konuşma bozukluğu, karar verme güçlüğü, kişileri tanıyamama ya da yolunu kaybetme gibi başka zihinsel sorunlar’ da başgösterir.

Alzheimer hastalarında tabloya çoğu kez davranış ve kişilik bozuklukları da eşlik eder. Özellikle hastalık ilerledikçe, birçok hastada depresyon, saldırganlık, huzursuzluk, hayaller görme, uyku bozuklukları ya da amaçsızca dolaşma gibi ruhsal sorunlar görülebilir.

Zihinsel bozukluklar:

• Unutkanlık
• Öğrenme güçlüğü
• Konuşma bozukluğu
• Yolunu kaybetme
• Kişileri tanıyamama
• Karar verme güçlüğü

Ruhsal bozukluklar:

• Huzursuzluk
• İlgisizlik
• Saldırganlık
• Uyku bozukluğu
• Amaçsız dolaşma
• Gerçekdışı hayaller
• Depresyon

TANI:

Alzheimer belirtileri ile başvuran hastalara yapılacak radyolojik ve laboratuvar incelemeleri sonrası uygulanacak tanı kriterleri ile Alzheimer Teşhisi % 90 doğruluk ile konulabilmektedir.Alzheimer hastalığı bunamanın en sık nedenidir, ancak benzer belirtiler veren başka hastalıklar da vardır. Bu nedenle, Alzheimer hastalığının diğer bunama nedenlerinden tam olarak ayırt edilmesi gerekir.Sinir hastalıkları uzmanları, yani nörologlar ve ruh hastalıkları uzmanları, yani psikiyatristler, çeşitli testler, beyin filmleri ve laboratuvar tetkikleri sayesinde bugün büyük oranda kesin teşhis koyabilmektedir.

HASTALIĞIN SEYRİ:

Alzheimer hastalığı yavaş ilerleyen, ancak zaman içinde günlük yaşamı etkileyerek, hastayı geri dönüşsüz bir şekilde bakıma muhtaç bırakan bir hastalıktır.

Genel olarak 3 evreye ayrılır:

•Birinci evrede, unutkanlık, bildiği yerleri tanıyamama, bazı kelimeleri bulamama, işine ve hobilerine karşı ilgisini yitirme gibi erken belirtiler verir ve genellikle hasta olduğunu kabul etmek istemez.

•İkinci evrede, bellek kaybı belirginleşir, yakınlarının isimlerini unutabilir, yolunu kaybedebilir, konuşma bozukluğu artar, yıkanma, giyinme gibi gündelik işlerinde yardıma ihtiyaç duyabilir ve bazı hayaller görebilir.

•Üçüncü evrede, artık aile üyelerini tanımayabilir, yemek yemede ve yürümede güçlükler başlar, idrarını ve dışkısını tutamayabilir ve ciddi davranış bozuklukları görülebilir.

Alzheimer hastalığı, yaklaşık 5-8 yıllık bir ilerleme süreci içinde hastayı yatağa bağlı ve tamamen bakıma muhtaç duruma getirir.

TEDAVİ:

Alzheimer hastalığını tamamen ortadan kaldıracak bir tedavi bugün için ne yazık ki yoktur. Ancak belli bir süre hastalığın ilerleme hızını durduracak ya da yavaşlatacak bazı yeni tedavi olanakları bulunmaktadır. Kolinesteraz inhibitörleri adı verilen bu yeni ilaçlar, beyindeki sinir hücrelerinin hasarı sonucu azalmış olan asetilkolin adlı haberci madde miktarının dengelenmesine yardım ederek zihinsel işlevleri korurlar. İlaç tedavisi, Alzheimer hastalığını tamamen durdurmaz, ancak bellek kaybı dahil, çeşitli zihinsel bozukluk belirtilerinin hafiflemesini sağlar. Böylelikle hastanın günlük yaşam aktiviteleri daha uzun süre korunur. Depresyon, huzursuzluk, uykusuzluk ya da hayaller görme gibi davranış bozukluklarını tedavi etmek için de uzun zamandır kullanılmakta olan çok sayıda etkili ve güvenilir ilaç bulunmaktadır. İlaç tedavisine karar verecek olan kişi, nörolog (sinir hastalıkları uzmanı) veya psikiyatristtir (ruh hastalıkları uzmanı). Sonuçta ilaç tedavisi, hastanın yaşam kalitesini artırır ve daha uzun
süre kendine bakabilmesini sağlar.

Su Çiçeği nedir, nasıl bulaşır, ne zaman bulaşır, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

Su Çiçeği nedir, nasıl bulaşır, ne zaman bulaşır, belirtileri nelerdir, tedavisi nasıl yapılır?

Su çiçeği varisella zoster adı verilen bir virüs tarafından meydana getirilen ateşli bir enfeksiyon hastalığıdır. Varisella zoster virüsü havada 1-2 saat canlı kalan ve çok hızlı çoğalan bir virüstür. Varisella zoster adlı bu virüsün bulaşıcılığı çok yüksektir. Kişiden kişiye daha çok hapşırma, öksürme ile havaya dağılan virüsün solunum yoluyla alınması veya göz ile teması sonucunda bulaşır. Ciltteki su çiçeği döküntüleri ile temas yoluyla da bulaşmaktadır. Su çiçeğinin kuluçka süresi yaklaşık 14-16 gündür.

Yüksek derecede bulaşıcı bir hastalık olmakla birlikte su çiçeği çocukluk döneminde çoğunlukla hafif seyreder ve ciltte kaşıntılı, küçük, yuvarlak lezyonlarla karakterizedir. Teması izleyen ilk 4 gün içinde virüs üst solunum yolu lenf bezlerine yerleşerek çoğalmaya başlar. 7. günde karaciğer ve dalak başta olmak üzere diğer organlara dağılarak çoğalmayı sürdürür. 14. günde kişide ateş, başağrısı, karın ağrısı, halsizlik gibi genel belirtiler ortaya çıkar ve hemen ardından yüz ve saçların arka diplerinden başlayarak omuz ve sırta, daha sonra kol ve bacaklara yayılan içi sıvı dolu cilt döküntüleri kendini gösterir. Döküntü önce kırmızı kabarıklık şeklinde başlar daha sonra içi sıvı dolu hale döner. Hafif geçirilen su çiçeği enfeksiyonunda döküntü sayısı
10-20 tane kadar az olabilmekle birlikte genellikle 300-500 adet döküntü oluşur, bu döküntüler zamanla kabuklanır ve yaklaşık iki hafta içinde dökülür. Su çiçeği virüsü hasta kişinin döküntülerindeki sıvı ile temas veya burun ve boğaz sıvıları yoluyla yani solunum yoluyla yayılabilir.

Döküntüler kaşıntılı ve farklı boylardadır ve içinde sıvı bulunur ve 5-6 günlük bir süre içinde kabuklanarak kurur ve bulaştırıcılığını kaybeder. Gözlerde ve ağız içinde de döküntüler ortaya çıkabilir. 2-3 hafta devam eder ve hastalığı geçirmek kişide hastalığa karşı ömür boyu bağışıklık sağlar. Ancak nadirende olsa ikinci kez su çiçeği çıkaran vakalar görülebilmektedir.

Son derece bulaşıcı olan su çiçeğini bir çocuğun evdeki ailesine bulaştırma oranı %90 olarak gösterilmektedir. Genel olarak çocukların toplu bulundukları ortamlarda, kreş ve okullarda bulaşma çok hızlıdır. Belirtilerin ortaya çıkmasından 2 gün öncesi ve 4-5 gün sonrasına kadar hastalık bulaşıcı konumdadır.

Su çiçeği aşısının kullanılmaya başlanmasından önce sadece Amerika’da yılda 3-4 milyon su çiçeği vakası görülmekteydi. Su çiçeğine bağlı komplikasyonlar nedeniyle yaklaşık 10.000 kişi hastaneye yatırılmakta ve yaklaşık 100 kişi hayatını kaybetmekteydi.

Dünyanın her yerinde görülebilen su çiçeği enfeksiyonu sadece insanlarda görülen bir hastalıktır. Varisella zoster virüsünün ısıya dayanıksız olması nedeniyle salgınlar daha çok mevsim itibariyle Ocak-Mart ayları arasında pik yapar. Türkiye’de 20 yaşına kadar bireylerin yaklaşık %93’ü geçmişlerinde su çiçeğine maruz kalmışlardır.

Tüm vakaların yarısı 5-9 yaş arası çocuklarda görülür. 15 yaş üzeri nüfusun sadece %10’unun su çiçeği hastalığı geçirmediği tahmin edilmektedir. Su çiçeği vakalarının sadece %5’i erişkinlerde olmasına rağmen su çiçeğine bağlı ölümlerin %35’ini erişkinler oluşturmakta, yani hastalık ileri yaşta daha ağır seyretmektedir.

Su çiçeği hastalığı yüksek derecede bulaşıcı bir hastalıktır ve solunum yoluyla hızla yayılır. Bulaşmanın gerçekleşmesi için yakın temas gerekmemekte, aynı ortama girmek yeterli olmaktadır. Su çiçeği geçirmemiş ve su çiçeği aşısı olmamış herkes su çiçeğine hastalığına yakalanabilmekte ve bu kişilerde hastalığın çeşitli organlara verdiği zararlar ortaya çıkabilmektedir. Su çiçeği vakalarının %90’ı 15 yaşına kadar görülmekte ve hemen herkes su çiçeği hastalığını geçirmektedir.

Kimler su çiçeği aşısı olmalıdır?
Su çiçeği hastalığını geçirmemiş olan;
• Bir yaşından itibaren (tercihen 15 aylık) tüm çocuklar
• Kreş ve okula başlayacak olan çocuklar
• Bağışıklık kriterleri uygun akut lösemili bireyler, immünyetmezliği olanlar
• Kronik hastalığı bulunanlar
• Organ nakli planlanan hastalar
• Sağlık personeli
• Kreş ve okul personeli

• Çocukluk çağında aşılanmamış adolesan ve erişkinler.
• Doğurgan yaşta olan ve gebe kalmayı planlayan anne adayları

Su Çiçeği nasıl bulaşır?
- İnsandan insana soluma, öksürme ve hapşırma yoluyla.
- Su çiçeği döküntüleri çok bulaşıcı olduğu için hastayla doğrudan temas yoluyla.
- Çocukların kreş, okul, vb. toplu bulundukları ortamlarda bulaşma çok hızlıdır.

Su çiçeği ne zaman bulaşır?
Döküntülerin ortaya çıkışından 2 gün önce ve 4-5 gün sonrasına kadar hastalık bulaşıcı durumdadır. Döküntülerin görülmesinden 2 gün öncesine kadarkarakteristik klinik belirtiler görülmediğinden su çiçeğinin bulaşması kolay ve sinsi bir süreç izler.

Su çiçeğinin belirtileri nelerdir?
Su çiçeği belirtileri, hasta ile temastan 14 ile 16 gün sonra ortaya çıkmaya başlar. Döküntüden 1-2 gün önce baş ağrısı, ateş, karın ağrısıve halsizlik görülür. Kızarıklıklar kafa derisi, yüz ve gövdenin üst kısımlarından başlayıp daha sonra kol ve bacaklara yayılır.

Su çiçeğinden korunmanın etkili yolu su çiçeği aşısı olmaktır. 1 yaşından itibaren (tercihen 15 aylık) her çocuğun 1 doz su çiçeği aşısı ile korunması önerilmektedir. Hastalığı daha önce geçirmemiş ve aşı olmamış büyük çocuklar veya erişkinler de aşılanması gereken grupta yer almaktadırlar.

Su çiçeği aşısı hekimler arasında “yeni” bir aşı olarak tanınmakla birlikte aslında 30 yıllık bir geçmişe sahip, gerek oluşturduğu bağışıklık, gerek etkinlik, ve gerekse aşının tolerabilite araştırmaları açısından son derece zengin bir aşıdır. Hala devam eden ve ilk aşılanan kişiler üzerinde yapılan araştırmalar su çiçeği aşısının en az 20 yıllık bir koruyuculuğu olduğunu göstermektedir.

Su çiçeği aşısı 1974 yılında Japon bilim adamı Profesör Doktor Michiaki Takahashi ve arkadaşları tarafından Japonya’da geliştirilmiştir.

Aşının geliştirilme aşamasında ilk klinik etkinlik çalışması, 21 ailede su çiçeği geçiren bir çocuk ile temas etmiş 26 sağlıklı çocuk ile gerçekleştirilmiştir. Temastan sonraki ilk 3 gün içinde aşılanan veya daha önce aşılanmış çocukların hiçbirisinde su çiçeğinin klinik belirtileri gözlenmemiştir. Kontrol için 15 ailede 19 temaslı çocuk aşılanmadan gözleme alınmış ve bu çocukların hepsinde de temastan sonraki 10-20 gün içinde su çiçeğinin klinik belirtileri ortaya çıkmıştır. Bu küçük araştırma aşının %100 klinik etkinliği olduğunu göstermiştir. Özellikle aşının bağışıklık sistemi yetmezliği olanlarda etkinliğini araştırmak amacıyla ise ilk çalışma, bir çocuk hastanesinde yatan hastalar arasında su çiçeği enfeksiyonunun yayılmasını önlemek amacıyla yapılmıştır. Hastanede çıkan bir su çiçeği vakasının ardından serviste yatan ve su çiçeği geçirmemiş olan böbrek hastalığı olanlar (nefrit, nefrotik sendrom), menenjitli, ve hepatitli hastalara aşı uygulanmıştır. Bu hastaların bir kısmının da kortikosteroid kullanmakta olduğu bilinmektedir. Bu aşılamadan sonra çocuk servisinde su çiçeği enfeksiyonunun yayılması önlenmiş ve aşının bağışıklık sistemi yetmezliği olan hastalarda da etkin olduğu gösterilmiştir.

Genişletilerek yapılan araştırmalar sonucunda su çiçeği aşısının sağlıklı çocuklarda %98.7, altta yatan çeşitli hastalıkları olan çocuklarda %94.1 ve lösemililerde %92.1 oranında immünojeniteye sahip olduğu bildirilmiştir.

Lösemili çocuklarda aşılama için belirli bağışıklık kriterleri dikkate alınmalıdır. Lösemili bir çocuğun su çiçeği hastalığı geçirmesi tehlikelidir ancak çocuğun ne zaman aşılanacağına hekimi karar vermelidir.

Hamilelikte su çiçeği
Hamilelikte su çiçeği geçirilmesi riskli bir durumdur. Bölye bir durumda pnömoni başta olmak üzere komplikasyonların görülme riski daha yüksek olduğu gibi hastalık çok daha ciddi seyreder. Günümüzün gelişmiş yoğun bakım şartlarının olmadığı günlerde su çiçeği pnömonisi nedeni ile hamile kadınlardaki ölüm oranlarının %35′e yakın olduğu bilinmektedir.

Hamile kadınlarda su çiçeğine bağlı zaatürre görülmesi açısından bazı risk faktörleri vardır. Bunlar arasında sigara, kronik akciğer hastalıkları ve bağışıklık sistemi hastalıkları sayılabilir. Döküntülerin şiddeti ve sayısı ne kadar fazla ise komplikasyon görülme olasılığı da o derece yüksektir.

Gebeliğin son dönemlerinde rahimin büyümesine ve yukarıya doğru baskı yapmasına bağlı olarak akciğer kapasitesinin azalması da pnömoni açısından risk faktörü olarak kabul edilir.

Hamileliği sırasında su çiçeği geçiren bir kişi ile temas eden kadında zaman kaybetmeden bağışıklık olup olmadığı incelenmelidir. Bunun için basit bir kan testi yeterlidir. Üreme çğındaki kadınların neredeyse %90′ından fazlasının bağışık olduğu düşünüldüğünde bu incelemenin rutin gebelik incelemeleri arasında yer almaması normaldir. Kişinin su çiçeği geçirdiğini ya da aşı olduğunu bilmesi bağışık olduğu anlamına gelir. Böyle bir durumda dakanda inceleme yapmaya gerek yoktur.

Bağışıklığı olmayan kişilerde ise temastan sonraki ilk 96 saatte koruyucu immunglobulin yapılabilir.

Hamile bir kadın su çiçeğine yakalandığında yakın takip edilmesi şarttır. Gerekli görülen durumlarda (döküntünün şiddetine göre) hastayane yatırılarak damar yolu ile antiviral tedavi verilmesi gerekli olabilir. Hastalığa bağlı zaatürre genelde 4. günden sonra ortaya çıktığından döküntülerin görülmesnden sonraki ilk 3 günde böyle bir tedaviye gerek olup olmadığına karar verilmelidir.

Hamilelikte su çiçeği görülmesi durumunda hastaneye yatırarak tedavi etme kriterleri şunlardır:

Mutlaka hastaneye yatırılması gereken durumlar:

* Göğüs y ada karın ağrısı
* Başağrısı dışında nörolojik belirtiler
* Döküntülerde kanama
* Döküntünün çok şiddetli olması, ağız içinde vb döküntü olması
* Bağışıklık sistemi bozukluğu olması

Şart olmamakla birlikte hastanede izlenmesi daha uygun olan durumlar:

* Gebeliğin son dönemleri
* Daha önceden ölü doğum ya da tekrarlayan düşük öyküsü
* Sigara kullanımı
* Kronik akciğer hastalığı
* Düşük sosyoekonomik düzey
* Hastayı evde takip etme olanaklarının kısıtlı olması
* Hastanın aşırı endişeli olması

Hastanede yattığı sürece hastaya destek tedavisi uygulanır. Yeterli okijenizasyonu sağlamak için gerekirse hasta suni solunum makinesine bağlanabilir. Hastalığın üstüne ikincil bir bakteriyel enfeksiyon binmesini engellemek amacıyla antibiyotik koruması uygulanması yaygın bir yaklaşımdır. Tedavi edici etkisi tartışmalı olsa da immmunglobulin uygulaması yapılabilir. Sık kullanılan ajanlar oln kortikosteroidlerin yararı ise kanıtlanmamıştır.

Asiklovir
Asiklovir, uçuk başta olmak üzere herpes grubu virüslerin neden olduğu enfeksiyonlarda yıllardır kullanılan bir ajandır. Gebelikte C kategorisi ilaclar arasında yer alır. Yapılan geriye dönük incelemelrde gebelikte kullanımı ile ilgili herhangi bir olumsuz etkiye rastlanamıştır.

Hamile bir kadında su çiçeği ortaya çıkması durumunda damardan asiklovir tedavisi uygulanır.

Suçiçeğinin bebek üzerindeki etkileri
Annede aktif enfeksiyon olması durumunda bebekte bazı olumsuz etkiler ortaya çıkabilir. Olası sekeller enfeksiyon ortaya çıktığındaki gebelik yaşına bağlıdır. Bu sekellerin görülme sıklığı son derece düşüktür. Bebeklerin %97’sinde herhangi bir etki ortaya çıkmaz. Intrauterin enfeksiyon olması 3 şekilde sonuçlanabilir: konjenital varisella sendromu, yenidoğanda su çiçeği, ya da belirtiler olmadan kan değerlerinin pozitif olması.

Gebeliğin son dönemleri
Gebeliğin son trimesterinde su çiçeğine yakalanan bir kadının bebeğinde de su çiçeği görülebilir. Eğer ilk viremi atağı sırasında virüsler plasentada bebeğe geçerse bebekteki hastalık annesinden 1-2 gün sonra ortaya çıkarken, ikinci viremi sırasında geçiş olursa anne ile bebkteki hastalık arasında 10 günlük bir fark olabilir. Böyle bir durumda bebekte organ oluşumu tamamlandığı için herhangi bir anomali görülmez ancak yenidoğanda suçiçeği aha şiddetli geçebilir ve hatta ölümcül olabilir.

İlk ya da ikinci trimester’da su çiçeği
Bu dönemlerde görülen su çiçeği fetal anomalillere neden olabileceğinden çok daha önemlidir. Konjenital varicella sendromu bebeğin kol ve bacaklarında, derisinde, göslerinde ve sinir sisteminde anomalilere neden olabilir. Hatta nadiren bebek anne karnında hayatını yitirebilir. Belirtiler en çok 20. gebelik haftasından önce hastalığı geçiren anne adaylarından doğan bebeklerde görülür.

Görülebilecek olan bulgular şunlardır:

* Düşük doğum ağırlığı
* Ciltte lekelenmeler
* Ciltte zig-zag şeklinde nedbe dokusu
* Gözlerin normalden küçük olması
* Katarakt
* Göz enfeksiyonları
* Görme sinirinde küçülme
* Kollar ya da bacaklarda kısalık
* Parmaklarda anomali
* Kaslarda güç kaybı
* His kaybı
* Derin tendon reflekslerinde kaybolma ya da azalma
* İdrar ya da dışkı tutamama
* Beyin iltihabı
* Kafanın normalden küçük olması
* Kafa içinde su toplanması
* Beyin dokusunun gelişmemesi
* Sara nöbetleri
* Zeka geriliği
* Böbreklerde anomali
* Barsaklarda gelişme bozukluğu

Ancak bu bulguların ortaya çıkma olasılığı son derece düşüktür. Almanya ve İngiltere’de yapılan ve hamileliklerinin 36 haftasından önce suçiçeği geçiren 1373 kadından doğan bebekler incelendiğinde sadece 7 bebekte konjenital varicella sendromuna rastlanmış. Haftalara göre bakıldığında ise ilk 12 haftada su çiçeği geçirenlerde risk %0.4 iken 13-20 haftalar arasında bu risk %2 olarak hesaplanmıştır.

Gebelik sırasında su çiçeği geçirilirse ne yapmak gerekir?
Bu son derece tartışmalı bir konudur. Bebekte anomali riski aslında son derece düşüktür ve bu risk hamileliğin 8-20 haftaları arasında su çiçeği geçirildiğinde en yüksektir. Bu nedenle gebelği sonlandırıp sonlandırmamaya kendiniz karar vermelisiniz.

Öte yandan doğumdan 5 gün öncesi ile sonraki ilk 2 gün arasında su çiçeği ortaya çıkarsa yenidoğanda su çiçeği görülme olasılığı %20-25 civarındadır ve bebek doğduktan sonra immunglobulin yapılmalıdır. Yenidoğanda görülen su çiçeği %30 civarında ölüm riski taşır. Böyle bir durumda doğumun 5 gün geciktirilmesi yararlı olacaktır.

Eğer doğumdan 6 gün ya da daha uzun bir süre önce hastalık geçirilirse böyle bir durumda bile bebekte suçiçeği görülem riski vardır ancak anneden geçen antikorlar nedeni ile bebekteki hastalık daha hafif seyreder.